YazılarFotoğraf ArşiviVideo ArşiviHakkımda

Diplomasi Mesleğine İlgi Duyan Gençler İçin Notlar

Dışişleri’nde 38 Yıl — Anılardan bir bölüm

Diplomatlık mesleğini seçmek

Ben hatırlamıyorum, ama annemle babam anlatırdı: Çok küçükken, 'Büyüyünce ne olacaksın?' diye sorulduğunda, o zamanlar 'k' harfini 't' diye söylediğim için 'Battal olacağım,' dermişim. Bakkallıktan sonra öğretmenlik, mühendislik, doktorluk ve kaymakamlık gibi mesleklere ilgi duydum. Siyasal Bilgiler Fakültesini kazandığımda bile diplomat olmayı düşünmüyordum; kaymakamlık ve valilik en beğendiğim mesleklerdi. Fakültenin ikinci sınıfında yönümü değiştirdim ve uluslararası ilişkiler bölümüne geçtim. Üniversiteyi bitirir bitirmez, dönem arkadaşlarım gibi Dışişleri Bakanlığı sınavına girdim. İlk sınavda başarılı olarak mesleğe adım attım.

'Filmi geri sarmak mümkün olsa yine aynı yolu izler miydin?' diye sorsalar bugün de hiç düşünmeden evet derim. Otuz sekiz yıl boyunca Ankara'da ve dünyanın dört bir yanında görev yapmaktan, ülkemi temsil etmekten heyecan, mutluluk ve gurur duydum. Meslekten ayrıldıktan sonra da bu duygularım değişmedi.

Bakanlığa girdiğim dönemde İmam Hatip Lisesi mezunlarının yükseköğretime geçiş imkânları yeni genişliyordu. 1976'dan itibaren üniversiteye girişteki kısıtlamaların kaldırılmasının ardından Siyasal Bilgiler Fakültesine İmam Hatip diplomasıyla doğrudan giren ilk öğrenci gruplarından birinde yer aldım. 1978'de uluslararası ilişkiler bölümüne bizim liseden geçen ilk öğrenci, iki yıl sonra da Dışişleri meslek memurluğuna giren ilk İmam Hatip mezunu olduğum kanaatindeyim.

Daha sonraki yıllarda Siyasal Bilgiler Fakültesine giren İmam Hatip mezunu gençlerden, kendileri için iyi bir örnek olduğumu duymak beni mutlu etti. Kaymakamlık ve valilikten sonra önemli bir kamu görevine gelen, 1984 mezunu bir Mülkiyeli arkadaşım, 'Abi, sen bizim için rol model oldun; seni örnek alarak erişilemeyecek bir hedef olmadığını gördük,' demişti. Bakanlıktayken İzmir'e gittiğimde zaman zaman okuluma uğrar, hocalarımızla ve son sınıf öğrencileriyle buluşup gençlerin diplomatlık hakkındaki sorularını cevaplardım.

Yıllar sonra, bakan yardımcısıyken, Ankara'daki Büyükelçiler Konferansı sırasında TBMM Başkanı İsmail Kahraman'ı ziyaret ettik. Kendimi tanıtmaya başlamışken sözümü kesip çevremizdeki büyükelçilere, 'Naci Bey yıllar boyunca bizim Dışişlerindeki yegâne temsilcimizdi,' dedi. Bu sözler beni hem mutlu etti hem de geçmişte açılan küçük bir yolun başkaları tarafından görülmüş olduğunu düşündürdü.

Bakanlıkta göreve başladığımız ilk gün Personel Dairesi Başkanı Büyükelçi Ömer Lütem bizi odasında topladı ve kurum hakkında bilgi verdi. Konuşmasından bir cümleyi hayatım boyunca unutmadım: 'Gençler, bugün Türkiye'nin en prestijli kurumunda çalışmaya başlıyorsunuz.' Mesleği tanıdıkça bu sözün yalnız prestijle değil, ağır bir sorumlulukla da ilgili olduğunu anladım.

Türk Hariciyesi köklü bir geleneğe ve bugün dünyanın en geniş temsil ağlarından birine sahiptir. Dışişleri Bakanlığının 2025 faaliyet verilerine göre Türkiye, 264 dış temsilcilikle dünyadaki en geniş üç diplomatik ağdan birini yürütüyordu. Ege, Kıbrıs, Türk-Ermeni ilişkileri, düzensiz göç ve uluslararası terör gibi zor dosyalar diplomatlarımızın müzakere ve kriz yönetimi deneyimini artırdı. Darbelere, ekonomik bunalımlara ve bölgesel savaşlara rağmen kurumun mesleki hafızası ayakta kaldı. Bu itibarın gelecekte de korunması, geçmişle övünmek kadar kendimizi yenileyebilmemize bağlıdır.

Dışişlerinin yenilenme ihtiyacı

Dünyanın farklı bölgelerinde görev yapan diplomatların yalnız genel diplomasi bilgisiyle değil, görev yapacakları coğrafyanın dili, tarihi ve toplumsal yapısıyla da donanması gerekir. Bakanlık uzun yıllar İngilizce ve Fransızcaya ağırlık verdi. Sonraki dönemde Arapça, Rusça, İspanyolca, Çince, Farsça ve başka dillere yönelik programlar geliştirildi. Bugün Diplomasi Akademisi çok sayıda dil için eğitim veriyor; ancak dil bilen personelin kariyer planlamasında sistemli biçimde değerlendirilmesi hâlâ önemini koruyor.

Türkiye'nin 2025 sonunda 264 dış temsilciliğe ulaşan ağı, dil ihtiyacının ölçeğini de gösteriyor. Arapça, Rusça ve İspanyolca konuşulan geniş bir coğrafyada temsilciliklerimiz bulunuyor. Her büyükelçinin görev yaptığı ülkenin dilini akıcı biçimde bilmesi her zaman mümkün değildir; fakat misyon kadrosunda o dili ve bölgeyi iyi tanıyan yeterli sayıda uzmanın bulunması, hem resmî temasların hem toplumla ilişkinin niteliğini belirgin biçimde artırır.

Rusça, İspanyolca, İtalyanca, Arapça ve Asya dillerini bilen diplomatlarımızın sayısı yıllar içinde arttı. Yine de dil eğitimini kısa süreli kursların ötesine taşıyıp bölge uzmanlığı, düzenli kullanım ve doğru görevlendirmeyle desteklemek gerekir. Başarılı dışişleri teşkilatlarının önemli özelliklerinden biri, personelini yıllar boyunca belirli bir dil ve coğrafyada derinleştirebilmesidir.

Son merkez görevim sırasında bu konuda adımlar attık. Genç kariyer memurlarını yeni yabancı diller öğrenmeleri için kurslara gönderdik ve giderlerini Bakanlık bütçesinden karşıladık. Başarılı olanları öğrendikleri dilin konuşulduğu ülkelere atamayı hedefledik. Programın sonuçlarını görmeye başlamıştık; ancak 15 Temmuz sonrasındaki olağanüstü hâl döneminde çok sayıda genç memurun kurumdan ayrılması veya çıkarılması, yetişmiş insan kaynağı bakımından ciddi bir kayba da yol açtı.

Güçlü bir Diplomasi Akademisi ihtiyacı

Ahmet Davutoğlu'nun bakanlığı dönemine damga vuran uygulamalardan biri, dış temsilcilik ağının hızla genişletilmesiydi. Bakanlığın 2002'de 163 olan dış temsilcilik sayısı 2015'te 233'e ulaşmıştı; 2025 sonunda sayı 264 oldu. Dünyanın daha fazla noktasında temsil edilmek önemliydi, fakat hızlı büyüme nitelikli personel ihtiyacını da artırdı. Yeni misyonlara genç yaşta büyükelçi atanan meslektaşlarımız oldu; bazıları başarılı olurken bazı atamalardan beklenen sonuç alınamadı. Bu deneyim, temsil ağı büyütülürken eğitim ve insan kaynağı planlamasının aynı hızda ilerlemesi gerektiğini gösterdi.

Merkez görevim sırasında üzerinde çalıştığım konulardan biri, güçlü ve daha özerk bir Diplomasi Akademisi kurulmasıydı. Kurum aslında 1968'de Dışişleri Akademisi adıyla kurulmuş, 1994'te Dışişleri Eğitim Merkezi adını almıştı. 2010 tarihli teşkilat kanunuyla Diplomasi Akademisi Başkanlığına dönüştürüldü ve görev alanı genişletildi. Buna rağmen benim tasarladığım, yalnız Bakanlık içi kurslar veren bir birimden daha kapsamlı, akademik niteliği ve uluslararası görünürlüğü yüksek bir yapıydı.

Aklımdaki modellerden biri, o dönemde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bütçe görüşmeleri kapsamında ele alınan Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsünün -TODAİE- Dışişleri Bakanlığıyla ilişkilendirilerek Diplomasi Akademisine dönüştürülmesiydi. Bakanımızı ikna ettim; Başbakan da ilgili bakanın uygun görmesi hâlinde sakınca olmadığını söyledi. Bakan Faruk Çelik bu öneriye sıcak bakmayınca konu ilerlemedi. Davutoğlu başbakan olduktan sonra öneriyi yeniden gündeme getirdiğimde, kurulması düşünülen güvenlik akademisiyle birlikte değerlendirilebileceğini söyledi; fakat bu çalışma da sonuçlanmadı.

Bugün Bakanlık bünyesindeki Diplomasi Akademisi aday memurlara, misyon şeflerine, eşlere ve yabancı diplomatlara çok sayıda eğitim programı sunuyor. Benim hayalim ise bunun ötesinde, diplomasi ve uluslararası ilişkiler alanında lisansüstü eğitim ve araştırma da yapan bağımsız bir kurumdu. Viyana Diplomasi Akademisinin kökleri 1754'te kurulan Şarkiyat Akademisine uzanır; kurum 1964'te bugünkü Diplomasi Akademisi kimliğiyle yeniden açılmış, 1996'da bağımsız bir kamu eğitim kurumu statüsü kazanmıştır. Türkiye'nin de kendi diplomasi birikimini uluslararası ölçekte aktarabilecek böyle bir merkeze sahip olmasını hâlâ önemsiyorum.

Gençlerle meslek sohbetleri

Son merkez görevim sırasında yedi yıl boyunca mesleğe yeni giren gençlerle sık sık bir araya gelmeye önem verdim. Diğer kıdemli meslektaşlarım da düzenlediğimiz eğitim programlarında deneyimlerini genç arkadaşlarımızla paylaştılar. Deneyimlerimizi ve diplomasi mesleği hakkındaki bilgileri yine bu dönemde başlattığımız yaz ve kış okullarına katılan uluslararası ilişkiler öğrencileriyle de paylaştık.

Bugünün diplomat adaylarına bazı öneriler

Bakanlığın giriş koşulları ve sınav sistemi zaman içinde değişebilir. Bu nedenle adayların kulaktan dolma bilgiler yerine Dışişleri Bakanlığının kariyer sayfasındaki güncel ilanları esas alması gerekir. Diploma ve yabancı dil puanı sınava girmenin kapısını açar; meslekte ilerlemeyi sağlayan ise açık düşünme, sağlam muhakeme ve Türkçeyi doğru kullanma becerisidir.

İyi bir diplomat yalnız yabancı dil konuşmaz; kendi dilinde kısa, açık ve isabetli metin yazabilir. Geniş bir tarih, hukuk, ekonomi ve coğrafya bilgisine sahip olur; bilmediği konuda araştırma yapmayı ve uzman görüşü dinlemeyi bilir. Müzakerede çok konuşmak kadar dikkatle dinlemek de önemlidir.

Benim mesleğe girdiğim dönemde daktilo, telgraf ve kapalı haberleşme belirleyiciydi. Bugünün diplomatları veri analizi, siber güvenlik, yapay zekâ, sosyal medya ve dezenformasyonla da çalışmak zorunda. Teknoloji diplomatik muhakemenin yerini tutmaz; fakat onu kullanamayan bir diplomatın olayları zamanında anlaması ve anlatması giderek zorlaşır.

Son olarak, merak kadar dayanıklılık da gerekir. Tayinler, krizler, güvenlik riski yüksek görev yerleri ve aileden uzak kalmak mesleğin parçasıdır. Buna karşılık farklı toplumları yakından tanımak, ülkenizin tutumunun oluşmasına katkıda bulunmak ve vatandaşlarınıza zor anlarında yardımcı olmak büyük bir manevi tatmin sağlar.

Diplomasi mesleğine ilgi duyanların, sınava hazırlanmadan önce mesleğin gündelik gerçeklerini tanımaları gerektiğini düşünüyorum. Aksi hâlde mesleğe girdikten sonra, 'Bu kadar seyahat edeceğimi bilmiyordum,' veya 'Eşim yurt dışında mesleğini nasıl sürdürecek?' gibi sorularla karşılaşıp seçiminizin size uygun olmadığını fark edebilirsiniz.

Diplomatlık; dünyayı yakından izlemeyi, farklı kültürlerden insanlarla çalışmayı, sık sık ülke ve şehir değiştirmeyi gerektirir. Yeni kültürlerle tanışmaktan hoşlanmayan, belirsizlikten çok rahatsız olan veya sürekli seyahat etmek istemeyen kişilerin bu tercihi dikkatle düşünmesi gerekir. Uçuş korkusu bile, küçümsenmeyecek kadar pratik bir meseledir.

Mesleğin yükünü yalnız diplomat taşımaz; eşler ve çocuklar da tayin düzeninin doğrudan parçasıdır. Onlar da dünyayı gezer, diller ve dostluklar kazanırlar; fakat eğitim, çalışma hayatı, aidiyet ve sürekli yeniden çevre kurma gibi güçlüklerle karşılaşırlar. Özellikle uzun yıllar eğitim görerek bir meslek edinmiş eşlerin kariyerlerini farklı ülkelerde kesintisiz sürdürmesi kolay değildir.

Eskiden Bakanlık, eşlerin yurt dışında çalışmasına izin vermiyordu; bu yaklaşım zamanla yumuşadı. Yine de yerel çalışma izinleri, diploma denkliği ve tayin süreleri eşlerin kariyerini zorlaştırabiliyor. Biz de bunu yaşadık. Mesleğe girdiğimde Canan tıp öğrencisiydi. Evlendiğimizde diplomat eşi olmanın bütün sonuçlarını elbette öngörememiştik. Yurt dışı görevlerimde doktorluk yapamadı; Ankara'ya her dönüşümüzde iki yıl kadar mesleğine döndü, yeni bir dış göreve çıktığımızda ise yeniden ara vermek zorunda kaldı.

Doktorların başka ülkelerde çalışması diploma denkliği nedeniyle özellikle güçtür; fakat sorun birçok meslek için geçerlidir. Bazı diplomat eşleri akademik çalışma veya uzaktan yürütülebilecek işler sayesinde meslekleriyle bağlarını korudular. Bazı meslektaşlarımız da başka diplomatlarla evlendi. Bakanlık, diplomat eşlerin aynı şehirde görevlendirilmesine ilişkin kısıtlamaları gevşettikçe bu ailelerin hayatı bir ölçüde kolaylaştı; yine de iki kariyeri ve çocukların eğitimini birlikte planlamak her tayinde yeniden çözülmesi gereken bir mesele olarak kaldı.

Eşler, diplomatların başarısında çok önemli rol oynarlar. Sosyal hayata etkin biçimde katılan eşler, ülkelerinin tanıtımına ve misyonun ilişki ağına büyük katkı sağlayabilir. Canan, doktorluk yapamadığı yıllarda Türk toplumu ve diplomatik çevreyle güçlü bağlar kurdu; sosyal ve kültürel etkinlikler düzenledi. Şikago'da başkonsolos eşleri derneğinin başkanlığını, Riyad'da büyükelçi eşleri grubunun başkan yardımcılığını üstlendi. Türk giysileri defilelerinden festivallere kadar birçok etkinlikte görev aldı. Bu katkıların gönüllü emeğe dayandığını ve görünmez kalmaması gerektiğini özellikle belirtmek isterim.

Diplomat çocukları da çoğu zaman çok kültürlü ve çok dilli yetişir; bu büyük bir imkândır. Fakat sık okul değiştirmek, arkadaşlardan ayrılmak ve hangi ülkeye ait olduğunu sorgulamak çocuklar için yorucu olabilir. Uzun süre yurt dışında kalındığında Türkçeyle ve Türkiye'nin gündelik kültürüyle bağ zayıflayabilir.

Nerede görev yaparsak yapalım çocuklarımızı Türkçeyle, aile büyükleriyle ve kendi kültürümüzle buluşturmak bu nedenle önem taşır. Bazı diplomat çocuklarının Türkçeyi okul dilleri kadar rahat konuşamadığını gördüm. Dil ve aidiyet kendiliğinden korunmuyor; bu konuda en büyük sorumluluk anne ve babalara düşüyor.

Diplomatların gelirlerinin çok yüksek olduğu düşünülür. Türkiye'de Dışişleri meslek memurları diğer kariyer memurlarıyla benzer ücret düzenine tabidir. Yurt dışı ödemeleri ise görev yerinin hayat pahalılığı, barınma koşulları, güvenlik ve temsil yükümlülükleri gibi unsurlara göre değişir. Kâğıt üzerinde yüksek görünen bir tutar, pahalı bir şehirde ancak olağan bir hayatı karşılayabilir.

Aynı büyüklükte bir evin kirası bir ülkede bin dolar, başka bir ülkede dört bin dolar olabilir; gündelik ihtiyaçlarda da benzer farklar görülür. Bu nedenle yalnız maaş rakamına bakarak karşılaştırma yapmak yanıltıcıdır. Genel değerlendirmem şudur: Diplomat olarak çoğu görev yerinde maddi sıkıntı çekmeden yaşayabilirsiniz; fakat bu meslek zengin olmanın yolu değildir.

Her mesleğin kendine özgü güzellikleri ve güçlükleri vardır. Diplomatlığın en önemli avantajlarından biri, mesleğin ilk yıllarından itibaren sorumluluk ve inisiyatif alma, karar sürecine katkıda bulunma imkânı vermesidir.

Bakanlıktaki ilk aylarımda Almanya'yla yürütülen vize müzakerelerinin dosyasını hazırlayıp görüşmelere heyet üyesi olarak katıldığımda duyduğum heyecanı hâlâ hatırlıyorum. Sonraki yıllarda üst düzey toplantılarda görev aldım; önemli dış politika konularındaki tutum belgelerinin ilk taslaklarını hazırladım. Özellikle Orta Doğu Dairesinde aynı odada çalıştığım ve daha sonra Bakanlık Müsteşarlığına kadar yükselen Ertuğrul Apakan'dan çok şey öğrendim.

Diplomatlık büyük ölçüde usta-çırak ilişkisiyle öğrenilir. Uluslararası ilişkiler eğitimi önemli bir temel sağlar; fakat bir kriz anında nasıl davranılacağını, merkeze hangi bilginin nasıl aktarılacağını veya müzakere masasındaki sessizliğin ne anlama geldiğini kitaplardan bütünüyle öğrenemezsiniz. Bunlar gözlem, uygulama ve iyi amirlerin rehberliğiyle gelişir.

Meslek hayatım boyunca maiyetinde çalıştığım amirlerden öğrendiklerim sonraki görevlerimde bana yol gösterdi. Ben de bilgi ve deneyimimi birlikte çalıştığım gençlere aktarmaya özen gösterdim. Hiyerarşi her kurumda vardır; diplomaside asıl önemli olan, hiyerarşinin öğrenmeyi kolaylaştırması ve genç memurun inisiyatifini yok etmemesidir.

Dışişleri kariyer memurları görevleri gereği çok sayıda Türk ve yabancı üst düzey yetkiliyle tanışırlar. Özellikle yurt dışında devlet ve hükümet yetkililerinin ziyaretlerini hazırlarken, Türkiye'de birkaç dakika görüşemeyeceğiniz kişilerle uzun süre birlikte çalışma fırsatı bulursunuz. Bu yakınlık kişisel ayrıcalık değil, temsil görevinin gerektirdiği profesyonel bir ilişkidir.

Otuz sekiz yıllık meslek hayatımda yüzlerce ziyaretin hazırlığında görev aldım; cumhurbaşkanlarını, başbakanları, Meclis başkanlarını ve bakanları ağırladım. Üst düzey ziyaretlerin çoğu başkentlere yapılır. Bununla birlikte Şikago'daki yaklaşık dört buçuk yıllık başkonsolosluğum sırasında Meclis Başkanından Başbakana ve çok sayıda bakana kadar pek çok konuğumuz oldu.

Riyad'daki görevimde de Cumhurbaşkanı ve Başbakan dâhil çok sayıda üst düzey heyeti ağırladık; Suudi Arabistan Kralı görev sürem içinde iki kez Türkiye'yi ziyaret etti. Bu ziyaretler, ülkeler arası ilişkinin yanında güvene dayalı kişisel temasların kurulmasına da katkı sağlar. Ancak kalıcı diplomatik sonuç, ziyaretin kendisinden çok sonrasındaki düzenli takip çalışmasıyla elde edilir.

Yeni projeler geliştirmeyi seviyorsanız Dışişleri bunun için elverişli bir kurumdur. Ben özellikle bilişim alanındaki ilgimi meslek hayatımla birleştirme fırsatı buldum; çok sayıda projeyi tasarladım, geliştirdim ve ekiplerle birlikte uygulamaya koydum.

Kişisel bilgisayarların yeni yaygınlaştığı 1980'lerin sonunda küçük bir ekiple konsolosluk otomasyonu projesini geliştirdik ve kısa sürede uygulamaya geçirdik. Yıllar içinde büyüyen bu altyapı, dünyanın dört bir yanındaki temsilciliklerimizde milyonlarca vatandaşa sunulan konsolosluk hizmetlerinin temel araçlarından biri oldu. Şikago yıllarımda önce Sanal Konsolosluk, ardından e-Konsolosluk adıyla geliştirdiğimiz uygulamalar da benim için ayrı bir gurur kaynağıdır.

Bilişim projelerinden bir diğeri elektronik belge yönetim sistemiydi. 2001'de geliştirmeye başladığımız BelgeArşiv uygulaması zamanla Bakanlığın temel çalışma araçlarından birine dönüştü. Diplomatik arşivin sayısallaşması, yalnız hız değil, kurumsal hafızanın korunması bakımından da önemliydi.

e-Vize projesi de Bakanlık için olduğu kadar Türkiye'nin dijital kamu hizmetleri açısından da önemli bir adım oldu. Sistem 17 Nisan 2013'te ilk vizelerini verdi; ilk gün 67 e-Vize düzenlediğimizde çocuklar kadar sevinmiştik. On bir ay dolmadan bir milyonuncu e-Vizeye ulaştık. Dışişleri Bakanlığının verilerine göre 29 Kasım 2016'ya gelindiğinde sistem 16 milyondan fazla vize vermiş ve yaklaşık 352 milyon dolar gelir sağlamıştı. Başka ülkelerle yazılım ve tecrübe paylaşılması da projenin uluslararası değerini gösterdi.

Bu örneklerin ortak noktası şudur: Dışişleri Bakanlığı, iyi hazırlanmış ve kurumsal ihtiyaca cevap veren projelere genç memurların katkı sunmasına imkân tanıyabilir. Fikir tek başına yetmez; sorunu doğru tanımlamak, uygulanabilir bir plan hazırlamak, ekip kurmak ve yöneticileri ikna etmek gerekir. Bunları yapabilirseniz önerinizin en üst kademeye ulaşması ve hayata geçirilmesi mümkündür.

Bakanlıktaki otuz sekiz yılım boyunca çok sayıda bilişim projesinde çalıştım. Yine de geriye baktığımda, en çok gurur duyduğum girişimin doğrudan insan hayatıyla ilgili olması beni ayrıca mutlu ediyor.

Göçmen krizi bölümünde ayrıntılarıyla anlattığım üzere, Ege'de çok sayıda insanın hayatını kaybettiği bir dönemde alışılmış yaklaşımın dışına çıkan bir öneriyi ısrarla gündeme getirdik. Başbakan Ahmet Davutoğlu'yla Brüksel yolculuğumuz sırasında somutlaşan ve aynı akşam Hollanda Başbakanı Mark Rutte ile Almanya Başbakanı Angela Merkel'e sunulan bu yaklaşım, daha sonra 18 Mart 2016 Türkiye-AB Mutabakatına giden sürecin unsurlarından biri oldu. Mutabakat düzensiz geçişleri ve Ege'deki can kayıplarını belirgin biçimde azalttı; fakat bütünüyle sona erdirmedi. Bu çalışmaya katkıda bulunmuş olmayı çocuklarıma bırakacağım en değerli mesleki hatıralardan biri sayıyorum.

← İçindekiler ← Önceki bölüm