YazılarFotoğraf ArşiviVideo ArşiviHakkımda

80 Yıllık Atlantik Düzeni Sona Mı Eriyor?

← Önceki Sonraki →

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana Avrupa güvenliğinin değişmeyen bir gerçeği vardı: Artık Amerika birinci dünya savaşından sonraki yalnızlığını bırakıyor ve Avrupa’nın yanında olacağını söylüyordu.

Ben meslek hayatımın bir bölümünü Soğuk Savaş yıllarında Avrupa’da geçirdim. Bonn’da göreve başladığımda Almanya henüz iki ayrı devletti. Berlin Duvarı ayaktaydı. Avrupa’nın ortasından yalnızca ülkeleri değil, iki ayrı siyasi ve askeri sistemi birbirinden ayıran bir hat geçiyordu. Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı hemen karşıdaydı.

O yıllarda Avrupa’nın güvenliğini Amerika’dan bağımsız düşünmek neredeyse mümkün değildi.

1949’da NATO’nun kurulmasıyla kurumsal bir yapıya kavuşan bu düzen, Soğuk Savaş sona erdikten sonra da devam etti. Sovyetler Birliği ortadan kalktı, Varşova Paktı dağıldı, Berlin Duvarı yıkıldı, Avrupa Birliği genişledi ama temel denklem pek değişmedi. Avrupa ülkeleri kendi ordularını muhafaza ettiler; fakat kıtanın güvenliğinin nihai garantörü Amerika Birleşik Devletleri olmaya devam etti.

Şimdi, seksen yıldır alıştığımız bu düzenin değişmeye başladığını görüyoruz.

Trump’ın Avrupalı müttefiklere yönelik eleştirileri yeni değil. İlk başkanlık döneminden bu yana Avrupalılara sürekli aynı şeyi söylüyor: Kendi savunmanız için yeterince para harcamıyorsunuz, faturayı Amerika’ya ödetiyorsunuz.

Başlangıçta bu sözler Trump’ın alışılmış üslubunun bir parçası olarak görüldü. Ancak bugün Washington’dan gelen mesajlar farklı. Artık Avrupalılara yalnızca “daha fazla para harcayın” denilmiyor. Amerika, Avrupa’nın konvansiyonel savunmasının giderek daha fazla Avrupalılar tarafından üstlenilmesini de istiyor.

Aradaki fark önemli.

Pentagon bugün Avrupa’daki yaklaşık 80 bin Amerikan askerinin geleceğini de değerlendiriyor. Washington’dan NATO müttefiklerine verilen mesaj giderek daha açık hale geliyor: Avrupa’nın konvansiyonel savunmasında liderliği Avrupalılar üstlenmeli.

Bence üzerinde durulması gereken asıl gelişme bu.

Amerika’nın Avrupa’dan tamamen çekileceğini sanmıyorum. Nükleer caydırıcılık, istihbarat, hava ve deniz gücü ve gerektiğinde Avrupa’ya büyük miktarda kuvvet sevk edebilme imkanı Washington’ın elinde kalacaktır. Amerika NATO’dan da yarın sabah ayrılacak değil.

Ama Amerika’nın Avrupa’daki rolü değişebilir.

Washington, Avrupa’yı doğrudan savunan güç olmaktan çıkıp, kendi savunmasının esas yükünü üstlenen bir Avrupa’yı stratejik olarak destekleyen güç haline gelebilir.

Bu küçük bir değişiklik değildir.

Diğer meslektaşlarım gibi ben de yıllar boyunca NATO ile ilgili toplantı, değerlendirme ve tartışmaya tanık oldum. Gündem değişirdi, hükümetler değişirdi, zaman zaman müttefikler arasında ciddi anlaşmazlıklar çıkardı. Ama tartışılmayan bir varsayım hep vardı: Amerika bir kriz anında Avrupa’nın yanında olacak ve Avrupa savunmasının asıl askeri ağırlığını taşıyacaktı.

Bugün ilk defa bu varsayımın kendisi tartışılıyor.

Avrupalılar da bunun farkına varmış görünüyorlar. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra başlayan savunma harcamalarındaki artış giderek hızlandı. NATO ülkeleri 2035 yılına kadar milli gelirlerinin yüzde 5’ini savunma ve güvenlikle ilgili harcamalara ayırmayı kabul ettiler. Almanya, birkaç yıl öncesine kadar düşünülemeyecek ölçüde büyük bir askeri kapasite oluşturmaya hazırlanıyor. Avrupa Birliği ortak silah alımlarından savunma sanayiine kadar uzanan yeni programlar geliştiriyor.

Kısacası artık Amerika’nın güvenlik şemsiyesine güvenmemeye başlayan Avrupa yeniden silahlanıyor.

Bunun tarihsel anlamını da küçümsememek gerekir. Benim Bonn’da görev yaptığım yıllarda Almanya’nın askeri gücü son derece hassas bir konuydu. İkinci Dünya Savaşı’nın hatıraları hala çok canlıydı ve Alman siyasetinde askeri güç konusunda bilinçli bir ihtiyat hakimdi. Bugün ise Avrupa, Almanya’dan daha fazla savunma harcaması yapmasını ve daha büyük askeri sorumluluk üstlenmesini bekliyor.

Tarihin bazen ne kadar ilginç dönüşler yaptığına bundan daha iyi bir örnek bulmak zor.

Ama burada benim tereddüt ettiğim bir nokta var.

Bir kıtanın savunmasını üstlenebilmek yalnızca daha fazla tank, savaş uçağı ve füze satın almakla mümkün değil. Ortak bir tehdit algısına, siyasi karar alma yeteneğine ve gerektiğinde askeri güç kullanabilecek siyasi iradeye de ihtiyaç var.

Avrupa’nın asıl sorunu burada başlıyor.

Bir Polonyalının Rusya’ya bakışıyla bir İspanyolunki aynı değil. Baltık ülkelerinin güvenlik kaygılarıyla İtalya’nın veya Portekiz’in öncelikleri arasında önemli farklar var. Fransa kendi nükleer gücüne sahip. Almanya yeniden büyük bir askeri güç olmanın ne anlama geleceğini tartışıyor. İngiltere artık Avrupa Birliği’nin dışında ama Avrupa savunmasının vazgeçilmez aktörlerinden biri.

Dolayısıyla para bulunabilir, silah da satın alınabilir. Fakat bütün bunlardan ortak bir Avrupa stratejisi çıkarmak o kadar kolay olmayacaktır.

Bir başka noktayı da gözden kaçırmamak gerekiyor.

Bu gelişmeleri yalnızca Trump’ın Avrupa’ya duyduğu hoşnutsuzlukla açıklamak bence yanlış olur.

Amerika’nın dünya üzerindeki öncelikleri değişiyor. Washington uzun vadede asıl rakibinin Rusya değil Çin olduğunu düşünüyor. Hint-Pasifik bölgesine daha fazla askeri ve siyasi kaynak ayırmak istiyor. Bunun gerçekleşebilmesi için de Avrupa’nın kendi güvenliğinin daha büyük bölümünü üstlenmesi gerekiyor.

Trump bu dönüşümü hızlandırıyor ve her zamanki gibi çok daha sert bir dille ifade ediyor olabilir. Fakat mesele Trump’tan daha büyük.

Amerikan başkanları yıllardır Avrupalılardan savunmaya daha fazla katkıda bulunmalarını istiyorlardı. Bugün farklı olan, Washington’ın artık yalnızca faturanın paylaşılmasını değil, sorumluluğun da paylaşılmasını istemesidir.

Peki bütün bunların Türkiye açısından anlamı ne?

Bence önümüzdeki dönemin en önemli sorularından biri de bu olacak.

Türkiye uzun yıllardır Avrupa güvenlik sistemi içinde biraz garip bir konumda bulunuyor. NATO’nun en büyük askeri güçlerinden biri, fakat Avrupa Birliği’nin dışında. Avrupa’nın güvenliği açısından vazgeçilmez kabul ediliyor, ama Avrupa’nın siyasi yapılanmasının parçası değil.

Meslek hayatım boyunca Türkiye’nin NATO içindeki öneminin çeşitli dönemlerde yeniden keşfedildiğini çok gördüm. Soğuk Savaş yıllarında Türkiye Sovyetler Birliği’nin güneyindeki stratejik ülkeydi. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra bir süre “Türkiye’nin stratejik önemi azaldı mı?” tartışmaları yapıldı. Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya ve daha sonra Ukrayna’daki gelişmeler bu tartışmayı tekrar tekrar değiştirdi.

Bugün aynı soruya çok farklı şartlar altında yeniden dönüyoruz.

Amerikan askeri ağırlığının Avrupa’da azalması halinde Türkiye’nin askeri kapasitesi, büyüyen savunma sanayii, Karadeniz’deki konumu ve Avrupa’nın güneydoğu kanadındaki stratejik ağırlığı daha fazla önem kazanacaktır. Avrupa kendi savunmasını daha fazla üstlenmeye başladıkça Türkiye’yi dışarıda bırakan bir Avrupa güvenlik mimarisinin kurulması da giderek zorlaşacaktır.

Ama bunun tersi de doğru.

Türkiye Avrupa güvenliğinde daha fazla söz sahibi olmak istiyorsa, Avrupa ile ilişkilerini yalnızca askeri iş birliği üzerinden yürütmesinin yeterli olmayacağını kabul etmek zorunda kalabilir. Çünkü ittifaklar yalnızca orduların ve silahların yan yana gelmesinden oluşmaz. Uzun ömürlü ittifakların arkasında siyasi güven, ortak çıkarlar ve belirli ölçülerde ortak değerler de bulunur.

Belki de bu nedenle bugün yaşanan değişime yalnızca NATO’nun geleceği açısından bakmamak gerekiyor.

Meslek hayatına başladığım yıllarda Avrupa’nın güvenlik mimarisi oldukça basitti: Bir tarafta NATO, diğer tarafta Varşova Paktı vardı. Amerika Avrupa’daydı, Sovyetler Birliği 

karşısındaydı ve Türkiye NATO’nun güneydoğu kanadını oluşturuyordu.

Bugünün dünyası çok daha karmaşık.

Rusya yeniden Avrupa için ciddi bir güvenlik tehdidi. Çin küresel güç mücadelesinin merkezinde. Amerika dikkatini giderek Pasifik’e çeviriyor. Avrupa kendi savunmasını yeniden kurmaya çalışıyor. Türkiye ise hem NATO üyesi hem de Avrupa güvenliğinin dışında bırakılamayacak bölgesel bir güç.

Bu nedenle önümüzdeki yıllarda tartışacağımız mesele Amerika’nın NATO’dan çıkıp çıkmayacağı olmayabilir.

Daha büyük bir değişimin eşiğindeyiz.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan düzende Amerika Avrupa’yı savunuyor, Avrupa da bunun sağladığı güvenlik ortamında ekonomik ve siyasi bütünleşmesini gerçekleştiriyordu.

Seksen yıl sonra Trump yönetimindeki Washington Avrupalılara giderek daha açık biçimde şunu söylüyor:

Artık kendi güvenliğinizin esas sorumluluğunu kendiniz üstlenin.

NATO’yu Trump sonrasına kadar kazasız belasız yönetmeyi arzu eden Genel Sekreter Rütte’nin bu dönemde görevi bir hayli zor.

Grönland’ı istiyorum diyen ABD başkanını bu sevdasından vaz geçmesi için ikna eden, hiç değilse bu düşüncesini ötelemesini isteyen ve bu konuda başarılı olan Rütte idi.

Ama önümüzdeki dönemde asıl mesele, Rütte'nin Trump'ı ne kadar idare edebileceği değil. Washington'ın kararını çoktan verdiğini, geri kalanın yalnızca zamanlama meselesi olduğunu görebilmek.

Seksen yıllık Atlantik düzeni yıkılmayabilir. Ama eski haliyle bir daha var olmayacak gibi görünüyor.

İlk Yorumu Yaz