YazılarFotoğraf ArşiviVideo ArşiviHakkımda
Dış Politika 11 Ağustos 2026

Mekke’de Atılan İmzalar Bizi Nereye Götürür?

Ortadoğu’da dengelerin bu kadar hızlı değiştiği bir dönemde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke’de imzalanan ortak savunma anlaşması nedense yeterince tartışılmadı.

Oysa ortada sıradan bir askeri iş birliği anlaşması yok.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalanan anlaşma, “taraflardan birine yönelik saldırının diğerlerine de yapılmış sayılması” gibi son derece iddialı bir güvenlik taahhüdü içeriyor. 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da işaret ettiği gibi bu, NATO’nun 5. maddesindeki kolektif savunma anlayışını hatırlatan bir düzenleme.

Dolayısıyla üzerinde durmak gerekiyor.

Suudi Arabistan’da farklı dönemlerde toplam beş yıla yakın görev yaptım. Bu sürenin bir bölümünde de Türkiye’nin Riyad Büyükelçisi olarak bulundum. Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygılarını, İran’a bakışını ve ABD ile ilişkilerine verdiği önemi yakından gözlemleme imkanım oldu.

Suudi Arabistan için güvenlik meselesi hiçbir zaman yalnız askeri bir konu olmamıştır. Krallığın dış politikasında rejimin güvenliği, İran’la rekabet, Körfez’in istikrarı ve ABD ile ilişkiler daima birbirine bağlı konular olmuştur ve her zaman gündemin ilk maddelerini işgal etmiştir.

Bu nedenle Riyad’ın son yıllarda güvenlik alanında seçeneklerini çeşitlendirmek istemesini anlayabiliyorum.

Fakat meseleye Türkiye açısından baktığımızda bazı soruların sorulması gerektiğini düşünüyorum.

Üç ülkenin bir araya gelmesi rastlantı değil

Anlaşmayı ilginç hale getiren konuların başında üç ülkenin sahip olduğu askeri ve stratejik özellikler geliyor.

Pakistan nükleer silaha sahip bir devlet.

Suudi Arabistan, ABD ile güvenlik ilişkilerini sürdürürken aynı zamanda nükleer enerji alanında Washington’la önemli bir iş birliği sürecine girmiş durumda. Bir de tabii zengin petrol yataklarıyla bölgenin önemli bir ekonomik gücü. 

Türkiye ise 1952’den beri NATO üyesi ve ittifakın en büyük ordularından birine sahip.

Bu üç ülkenin karşılıklı savunma yükümlülüğü üstlenerek bir araya gelmesinin yalnız bölgede değil, dünyanın başka başkentlerinde de dikkatle izlenmesi beklenirdi, nitekim öyle de oldu. 

Türkiye’yi gelecekte savaşa girme ihtimali dahil çok ciddi yükümlülüklerle karşı karşıya bırakabilecek böyle bir anlaşmanın kapsamının önceden tartışılmamış olmasını ben şahsen anlamakta zorlanıyorum. 

Çünkü “birimize yapılan saldırı hepimize yapılmış sayılır” dediğiniz anda işin niteliği değişiyor.

Diyelim ki İran ile Suudi Arabistan arasında savaş çıktı 

Bazen dış politikada bir anlaşmanın ne anlama geldiğini anlayabilmenin en kolay yolu muhtemel bir senaryo üzerinden düşünmektir.

İran ile Suudi Arabistan arasında ciddi bir askeri çatışma çıktığını varsayalım.

İran, Suudi Arabistan’daki askeri hedefleri vurdu.

Türkiye ne yapacak? 

Suudi Arabistan’a yapılan saldırıyı kendisine yapılmış sayarak İran’a karşı askeri harekata mı katılacak?

Yoksa bu anlaşma taraflara askeri destek konusunda takdir hakkı bırakıyor mu?

Aynı soru Pakistan için de geçerli.

Pakistan’ın Hindistan’la yeniden bir savaşa girmesi ve Pakistan topraklarının saldırıya uğraması halinde Türkiye’nin yükümlülüğü ne olacak?

Bunlar uzak ihtimaller olarak görülmemeli. Her iki coğrafyanın yakın tarihi savaşlarla dolu.

Bir savunma anlaşmasının değeri zaten barış zamanındaki açıklamalardan çok, savaş çıktığında tarafların ne yapmak zorunda olduklarıyla ölçülür.

Bir de NATO meselesi var

Türkiye açısından konunun belki de en önemli yönü burası.

Biz 1952’den beri NATO üyesiyiz. NATO üyeliği Türkiye’nin yalnız askeri değil, dış politika ve güvenlik mimarisinin de temel unsurlarından biri.

Şimdi NATO dışında, NATO’nun 5. maddesine benzeyen bir başka karşılıklı savunma yükümlülüğünün altına giriyoruz.

Bunun hukuken mümkün olup olmadığı başka şeydir; muhtemel siyasi ve askeri sonuçları ise başka şey.

Bir gün Mekke Anlaşması’ndan kaynaklanan yükümlülüklerimiz ile NATO içerisindeki yükümlülüklerimiz arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkarsa ne olacak?

Daha somut soralım:

Türkiye, NATO’nun taraf olmadığı bir Ortadoğu savaşına bu anlaşma nedeniyle girmek zorunda kalabilir mi?

Böyle bir durumda NATO müttefiklerimiz Türkiye’ye karşı nasıl bir yükümlülük taşıyacaklar?

Türkiye’nin yeni anlaşma gereği giriştiği bir askeri çatışma NATO’nun kolektif savunma mekanizmasını harekete geçirebilir mi?

Bunların üzerinde düşünmek gerektiği kanaatindeyim.

Washington biliyor muydu?

Benim merak ettiğim konulardan biri de bu.

Böylesine kapsamlı bir anlaşmanın üç yıldır hazırlandığı söyleniyorsa, Türkiye’nin NATO’daki en önemli müttefiki ABD ile bu konuda istişare yapılmış olması beklenir.

Aynı şey Suudi Arabistan açısından da geçerli.

Suudi Arabistan’ın güvenlik sistemi onlarca yıldır büyük ölçüde ABD ile kurduğu ilişkiye dayanıyor. Pakistan’ın da Washington ile uzun bir askeri ilişki geçmişi var.

Bu nedenle ABD’nin anlaşmadan önceden haberdar olup olmadığı, haberdarsa bu inisiyatifi nasıl değerlendirdiği önem taşıyor.

Eğer Washington ile istişare edilerek hazırlanmışsa karşımızda ABD’nin de en azından itiraz etmediği yeni bir bölgesel güvenlik düzenlemesi vardır. Eğer edilmemişse, o zaman çok daha farklı bir gelişmeyle karşı karşıyayız demektir: ABD’nin üç önemli ortağı kendi aralarında Washington’dan bağımsız bir savunma mekanizması oluşturuyorlar.

Her iki ihtimal de üzerinde durmaya değer.

İran bunu nasıl okuyacak?

Anlaşmanın herhangi bir ülkeye karşı olmadığı söyleniyor.

Diplomaside bu tür açıklamalar yapılır. Hatta çoğu zaman doğrudur da.

Ancak bir askeri ittifakın ne amaçla kurulduğu kadar, komşular tarafından nasıl algılandığı da önemlidir.

İran’ın, nükleer güç Pakistan ve NATO üyesi Türkiye ile Suudi Arabistan’ın ortak savunma anlaşması yapmasını sıradan bir gelişme olarak görmesini bekleyemeyiz.

Türkiye açısından bunun özellikle önemli olduğunu düşünüyorum.

Çünkü İran’la ilişkilerimiz hiçbir zaman kolay olmadı ama iki ülke yüzyıllardır birbirleriyle yaşamayı başardı. Çok ciddi görüş ayrılıklarımız oldu; Suriye’de farklı taraflarda yer aldık, Irak konusunda zaman zaman ayrıştık, bölgesel nüfuz rekabeti yaşadık. Buna rağmen Türkiye-İran ilişkilerinde belirli bir denge korunabildi.

Bu dengeyi bozacak adımlardan mümkün olduğu kadar kaçınmak Türkiye’nin çıkarınadır.

Aynı şey Mısır için de geçerli.

Mısır’ın ileride bu oluşuma katılması ihtimalinden söz ediliyor. Böyle bir gelişme gerçekleşirse yeni yapılanmanın niteliği tamamen değişebilir. Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır’ın aynı güvenlik sistemi içinde bulunması, Ortadoğu’da çok daha geniş bir güç merkezi ortaya çıkarabilir. Bununla birlikte Mısır’ın bu öneriyi kesin bir şekilde geri çevirdiğini öğrendik.

Bölgedeki başka ülkelerinde bu oluşuma katılmaları söz konusu olduğunda ister istemez şu soru sorulacaktır. Yeni bir “Ortadoğu NATO’su” mu kuruluyor?

Geçmişi de unutmamak gerekiyor

Türkiye’nin Ortadoğu’da bu tür ittifak arayışlarıyla ilk karşılaşması değil bu.

1955’te Türkiye ve Irak’ın öncülüğünde kurulan Bağdat Paktı’na daha sonra İngiltere, İran ve Pakistan katılmıştı. Irak’ın çekilmesinden sonra örgütün adı CENTO olmuştu.

Bugünkü yapı elbette Bağdat Paktı değildir. Dünya da Ortadoğu da 1950’lerden çok farklı.

Ama tarih bazen yararlı uyarılarda bulunur.

Bağdat Paktı bölgeye istikrar getirmek amacıyla kurulmuştu. Sonuçta Ortadoğu’daki kamplaşmanın sembollerinden biri haline geldi ve bazı Arap ülkelerinde Türkiye’ye yönelik ciddi bir güvensizlik yarattı. Sonra da tarihe karıştı.

Bugün aynı hatanın tekrarlanacağını söylemiyorum.

Ama şu gerçeği unutmamak gerekir:

Ortadoğu’da ittifak kurmak kolaydır; ittifakın karşı tarafta yaratacağı tehdidi yönetmek çok daha zordur.

Bir ülkenin güvenliğini artırmak amacıyla attığınız adım, başka bir ülkenin kendisini daha güvensiz hissetmesine yol açabilir. O ülke de kendi ittifaklarını kurmaya başlar. Sonunda herkes daha fazla silahlanır ama kimse kendisini daha güvenli hissetmez.

Ortadoğu tarihi bunun örnekleriyle doludur.

Türkiye’nin asıl gücü nerede?

Ben Türkiye’nin son yıllarda izlediği bölgesel normalleşme politikasını bu nedenle önemli buluyorum.

Suudi Arabistan’la ilişkilerimizi düzelttik.

Birleşik Arap Emirlikleri ile uzun süren gerginliği geride bıraktık.

Mısır’la yeniden konuşmaya başladık.

İran’la görüş ayrılıklarımıza rağmen diyaloğu sürdürdük.

Bunların her biri Türkiye açısından kazanımdır.

Türkiye’nin bölgedeki asıl gücünün de burada olduğunu düşünüyorum.

Biz İran’la da konuşabilmeliyiz, Suudi Arabistan’la da. Mısır’la da iyi ilişkiler kurabilmeliyiz, Körfez ülkeleriyle de.

Türkiye’yi farklı kılan özelliklerden biri budur.

Coğrafyamız bize zaten yeterince sorun çıkarıyor. Kuzeyimizde Rusya-Ukrayna savaşı, güneyimizde Suriye ve Irak, doğumuzda İran, biraz ileride İsrail-Filistin çatışması var.

Böyle bir coğrafyada Türkiye’nin ihtiyacı yeni cepheler açmak değil, mümkün olduğu kadar çok cepheyi kapatabilmektir.

Bu nedenle Mekke’de imzalanan anlaşmanın Türkiye’ye ne kazandıracağı ve hangi yükümlülükleri getireceği üzerinde değerlendirme yapmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

Bu bağlamda hükümetin de kamuoyuna bazı şeyleri daha açık anlatması gerekiyor.

Bir başka ülkeye saldırı olduğunda Türkiye otomatik olarak askeri destek vermek zorunda mı?

Bu yükümlülük NATO üyeliğimizle nasıl bağdaştırılacak?

ABD ile anlaşma öncesinde istişare edildi mi?

İran başta olmak üzere bölge ülkelerinin güvenlik kaygıları nasıl giderilecek?

Ve en önemlisi:

Türkiye bu anlaşmayla kendi güvenliğini mi artırıyor, yoksa bugüne kadar tarafı olmadığı bazı bölgesel çatışmaların potansiyel tarafı haline mi geliyor?

Mekke’de atılan imzaların gerçek anlamını sanırım bu soruların cevapları gösterecek.

← Tüm yazılar

İlk Yorumu Yaz