Türkiye Yeni Bir Siyasal Denge Arıyor
Son aylarda Türkiye’nin siyasi gündemi olağanüstü yoğun. Muhalefet cephesindeki gelişmeler, yeni siyasi oluşumlar, belediyelere yönelik soruşturmalar ve cezaevindeki siyasetçilerin sayısındaki artış iç siyaseti sürekli hareket halinde tutuyor. Yeni anayasa tartışmaları, ekonomide uygulanan program ve dış politikadaki hızlı değişimler de bu tabloya eklenince, gündemi takip etmek bile giderek zorlaşıyor.
CHP’ye kayyım atanması, Yeni Parti’nin Türk siyasal hayatına katılması, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun yayımladığı manifestoyla siyasal geleceğine ilişkin yeni bir tutum ortaya koyması gibi gelişmeler de siyasi alandaki yeniden yapılanma arayışının farklı işaretleri olarak okunabilir.
Neredeyse her gün yeni bir başlık gündeme geliyor ve bir önceki tartışma hızla unutuluyor.
Oysa bu gelişmelere tek tek bakmak yerine hepsini birlikte okumaya çalıştığımızda daha büyük bir resim ortaya çıkıyor. 2018’de uygulamaya geçirilen Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi’nin oluşturduğu siyasal denge giderek daha fazla zorlanıyor. Türkiye, belki de son yirmi yılın en önemli siyasal yeniden yapılanma süreçlerinden birinden geçiyor.
Henüz yeni dengenin nasıl şekilleneceğini bilmiyoruz. Ancak eski dengenin sürdürülebilir olmadığı giderek daha belirgin hale geliyor.
Bu nedenle bugün asıl tartışılması gereken soru “gelecek seçimde kim kazanacak?” sorusu değil; Türkiye’nin önümüzdeki dönemde nasıl bir siyasal dengeye kavuşacağıdır.
Klasik kutuplaşmanın sınırları
Uzun yıllar Türk siyaseti büyük ölçüde laik-muhafazakâr, sağ-sol veya iktidar-muhalefet ekseninde okundu. Bu ayrımlar tamamen ortadan kalkmış değil. Ancak artık tek başlarına bugünkü tabloyu açıklamakta yetersiz kalıyorlar.
Bugün farklı siyasi görüşlerden insanlar aynı ekonomik kaygıları paylaşabiliyor, benzer güvenlik endişeleri taşıyabiliyor veya hukukun işleyişi konusunda benzer sorular sorabiliyor. Siyaset giderek tek boyutlu kimlik tartışmalarından daha karmaşık bir zemine doğru ilerliyor.
Seçmenin davranışını yalnızca ideolojik aidiyetler değil; geçim sıkıntısı, gelecek beklentisi, adalet duygusu, kurumlara güven ve ülkenin dünyadaki konumu da belirliyor.
Bu durum, siyasi partilerin alışılmış seçmen bloklarına dayanarak yol almalarını giderek zorlaştırıyor.
Muhalefetin arayışları, iktidarın verdiği sınav
Muhalefet cephesinde yaşanan gelişmeler de bu dönüşümün bir parçası. Liderlik tartışmaları, yeni şekillenmeler, yeni siyasi oluşum ihtimalleri ve farklı iş birliği modelleri yalnızca parti içi mücadeleler olarak görülmemeli.
Asıl soru şudur: Muhalefet yeni bir siyasal hikâye oluşturabilecek mi?
Seçmenin giderek daha geniş bir kesimi, yalnızca iktidarı eleştiren değil, ülkenin önümüzdeki on yılına ilişkin güven veren bir perspektif ortaya koyan siyasi aktörleri görmek istiyor.
İktidar cephesi ise uzun süreli yönetimin doğal sonucu olarak farklı sınamalarla karşı karşıya.
Bugün siyasal başarı yalnızca seçim kazanmakla ölçülmüyor. Ekonomide öngörülebilirliği artırmak, yatırım ortamını güçlendirmek, kamu kurumlarına duyulan güveni korumak, hukukun işleyişine ilişkin tereddütleri gidermek ve toplumsal kutuplaşmayı yönetebilmek de siyasal başarının temel unsurları haline geliyor.
Türkiye artık yalnızca büyümeyi değil, aynı zamanda güven üretmeyi de başarmak zorunda.
Yeni seçmen profili
Bir başka önemli değişim seçmenin kendisinde yaşanıyor.
İlk kez oy kullanacak milyonlarca genç, geçmiş kuşakların önceliklerinden farklı beklentilere sahip. İdeolojik söylemler elbette önemini koruyor; ancak eğitim, teknoloji, liyakat, konut, yaşam kalitesi, özgürlük alanları ve uluslararası hareketlilik gibi konular giderek daha fazla belirleyici oluyor.
Genç kuşaklar yalnızca “hangi parti?” sorusuna değil, “nasıl bir ülkede yaşayacağım?” sorusuna da cevap arıyor.
Bu değişim bütün siyasi partilerin kullandığı dili, aday profillerini ve geliştirdikleri politikaları yeniden gözden geçirmelerini gerektiriyor.
Asıl ihtiyaç: Güven
Aslında ekonomiden hukuka, dış politikadan gençlerin gelecek beklentilerine kadar yukarıda sıralanan sorunların ortak paydasında aynı kavram bulunuyor: güven.
Ekonomiye güven, hukuka güven, kurumlara güven, siyasete güven, geleceğe güven…
Türkiye’nin son yıllarda en fazla aşınma yaşadığı alanlardan biri de bu güven duygusu.
Hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, yolsuzluk algısı ve temel hak ve özgürlükleri ölçen başlıca uluslararası endekslerde Türkiye’nin son on yılda belirgin biçimde gerilediğini görüyoruz. Bu göstergeler yalnızca dışarıdan Türkiye’ye nasıl bakıldığını değil, yatırım ortamından toplumsal huzura kadar pek çok alanı da doğrudan etkiliyor.
Çünkü hukuk yalnızca mahkemelerin meselesi değildir. Bir yatırımcı açısından öngörülebilirlik, bir vatandaş açısından eşitlik duygusu, bir genç açısından geleceğini kendi ülkesinde kurma isteği de büyük ölçüde hukuk sistemine ve kurumlara duyulan güvenle bağlantılıdır.
Seçmenin önemli bir bölümü artık yalnızca bugünkü ekonomik göstergelere değil, yarın ne olacağını öngörebilme imkânına da bakıyor.
Dolayısıyla unutmamamız gereken temel bir gerçek var: Siyasi sistemlerin uzun vadeli başarısı yalnızca seçim kazanma kapasitesine değil, toplumun farklı kesimlerinde güven duygusu oluşturabilmesine de bağlıdır.
İç politika ile dış politika artık birbirinden ayrı düşünülemez
Dış politika uzun yıllar boyunca Türkiye’de daha çok diplomatların, askerlerin ve akademisyenlerin ilgi alanı olarak görüldü. Seçmen davranışı üzerindeki etkisinin sınırlı olduğu varsayıldı.
Oysa bugün tablo oldukça farklı.
Rusya-Ukrayna savaşı enerji fiyatlarından ticaret yollarına kadar ekonomimizi etkiliyor. Ortadoğu’daki krizlerin sonuçlarını enflasyonda, güvenlik politikalarında ve göç tartışmalarında hissediyoruz.
Avrupa’daki yeni güvenlik mimarisi savunma sanayii politikalarımızı, ABD ve Avrupa ile ilişkilerimiz ise yabancı sermayeden teknolojiye kadar birçok alanı doğrudan etkiliyor.
Suriye’de yaşanan gelişmeler ise zaten uzun zamandır yalnızca dış politikanın değil, iç siyasetin de temel meselelerinden biri.
Dış politika artık sınırlarımızın ötesinde yaşanan olaylardan ibaret değil. Vatandaşın cebine, güvenlik algısına, iş imkânlarına ve geleceğe ilişkin beklentilerine doğrudan yansıyor.
Bu nedenle Türkiye’nin iç siyasal istikrarı ile dış politikadaki hareket kabiliyeti arasındaki ilişki geçmişe göre bugün çok daha güçlü.
Üstelik dış politikada etkili olabilmenin yolu da yalnızca güçlü bir orduya veya diplomatik kapasiteye sahip olmaktan geçmiyor. Ekonomisi güçlü, kurumları güven veren ve iç siyasal istikrarını koruyan ülkelerin uluslararası alandaki hareket alanı da genişliyor.
Yeni bir döneme mi giriyoruz?
Türkiye’nin demokrasi tecrübesi farklı dönemlerde farklı siyasal dengeler üretti. Kimi zaman koalisyonlar, kimi zaman tek parti iktidarları, kimi zaman güçlü reform dönemleri, kimi zaman ise sert kutuplaşmalar yaşandı.
Bugün ise yeni bir eşikte bulunuyoruz.
Önümüzdeki dönemin siyasetini yalnızca seçim sonuçları belirlemeyecek. Ekonomik performans kadar hukuka ve kurumlara duyulan güven, genç kuşakların beklentileri, siyasi partilerin kendilerini yenileme kapasitesi ve Türkiye’nin uluslararası konumu da bu yeni dengeyi şekillendirecek.
Bu nedenle asıl mesele değişimin yaşanıp yaşanmayacağı değil, değişimin nasıl yönetileceğidir.
Türkiye’nin siyasal tarihi bize önemli bir şeyi gösteriyor: Büyük dönüşümler yalnızca siyasi partilerin veya liderlerin değişmesiyle gerçekleşmiyor. Kurumların, siyasal kültürün ve toplumun beklentilerinin de yeni koşullara uyum sağlaması gerekiyor.
Toplumsal istikrar, farklı görüşlerin ortadan kalkmasıyla değil, farklılıkların ortak bir gelecek tasavvuru içinde birlikte yaşayabilmesiyle sağlanır.
Türkiye’nin aradığı yeni siyasal denge de ancak böyle bir ortak zeminin yeniden kurulmasıyla mümkün olabilir.