YazılarFotoğraf ArşiviVideo ArşiviHakkımda

Sırbistan Seçiminin Düşündürdükleri: Demokrasi Geri mi Dönüyor?

← Önceki Sonraki →

ABD Başkanı Donald Trump'ın, Macaristan'ın eski Başbakanı Viktor Orbán'ı Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği için desteklemeye hazırlandığı yolundaki haber, uluslararası siyasetin geldiği noktayı göstermesi bakımından oldukça dikkat çekici.

Haber doğruysa Washington, Moskova ve Pekin'in aynı aday üzerinde anlaşması ihtimaliyle karşı karşıyayız. Üstelik söz konusu aday, uzun yıllar boyunca liberal demokrasiye karşı geliştirdiği siyasal anlayışla tanınan, Avrupa Birliği'nin temel değerleriyle sık sık çatışan bir siyasetçi.

Meslek hayatım boyunca uluslararası kuruluşların çalışmalarını yakından izleme fırsatı buldum. Birleşmiş Milletler sisteminin bütün eksikliklerine rağmen, büyük güçlerin çıkar çatışmalarını belirli kurallar içerisinde yönetebilmek bakımından vazgeçilmez olduğunu düşünüyorum. Genel Sekreterlik makamının önemi de burada yatıyor. Bu görevi üstlenen kişinin büyük devletlerden birinin siyasi anlayışını temsil etmekten çok, birbirleriyle anlaşmazlık içerisinde bulunan ülkeler arasında güven oluşturabilmesi gerekir.

BM Genel Sekreterliği kuşkusuz siyasi bir makamdır. Ancak aynı zamanda uluslararası hukukun, çok taraflı diplomasinin ve ülkeler arasında uzlaşma arayışının temsil edildiği bir konumdur. Orbán'ın bu göreve uygun görülmesi ihtimali bile dünyada hakim olmaya başlayan yeni siyasal anlayış üzerinde düşünmeyi gerektiriyor.

Milliyetçi siyasetin yükselişi

Diplomasi mesleğinde geçirdiğim yıllarda, farklı toplumlarda milliyetçilik ve devlet otoritesi kavramlarının ne kadar değişik anlamlar taşıdığına tanık oldum. Avrupa'da milliyetçilik çoğunlukla kimlik, göç ve ulusal egemenlik tartışmaları içerisinde şekillenirken, Ortadoğu'da güvenlik, istikrar ve devlet otoritesi çok daha belirleyici olabiliyordu. Bununla birlikte her iki coğrafyada da toplumların belirsizlik dönemlerinde güçlü liderlere yönelme eğilimi gösterdiğini gözlemledim. Günümüzde dikkat çekici olan, bu eğilimin demokratik gelenekleri güçlü ülkelerde de giderek daha görünür hale gelmesidir.

Son yıllarda dünyanın birçok bölgesinde milliyetçi ve popülist söylemler güç kazanıyor. ABD'de Trump'ın yeniden iktidara gelmesi, Avrupa'da aşırı sağ partilerin seçmen desteğini artırması ve çeşitli ülkelerde güçlü lider arayışının öne çıkması birbirinden bağımsız gelişmeler değil.

Bu eğilimin gerisinde ekonomik nedenler kadar siyasal ve toplumsal kaygılar da bulunuyor. Küreselleşmenin vaat ettiği refahın toplumun bütün kesimlerine ulaşmaması, gelir dağılımındaki bozulma, göç hareketleri, kimlik sorunları ve geleneksel siyasi partilere duyulan güvenin azalması, milliyetçi hareketlere uygun bir ortam hazırlıyor.

Bu hareketlerin ortak özelliklerinden biri, karmaşık sorunlara basit çözümler önermeleri. Güçlü devlet, güçlü lider, ulusal egemenlik ve güvenlik kavramları ön plana çıkarılırken demokratik denge ve denetim mekanizmaları zaman zaman ikinci plana itiliyor.

Ancak milliyetçiliği bütünüyle otoriterlikle özdeşleştirmek de doğru olmaz. Asıl sorun, milli egemenlik ve toplumsal kimlik adına hukukun üstünlüğünün, kurumsal bağımsızlığın ve siyasi çoğulculuğun sınırlandırılmasıdır.

Avrupa sokaklarında yükselen itiraz

Dünyada otoriter eğilimlerin güçlenmesine karşılık Avrupa'da başka bir hareketlilik de dikkat çekiyor.

Son haftalarda Fransa başta olmak üzere İtalya, İspanya, Portekiz ve Arnavutluk'ta düzenlenen sokak gösterileri, mevcut siyasi ve ekonomik düzene yönelik hoşnutsuzluğun giderek büyüdüğünü ortaya koyuyor.

Fransa'da eğitim sistemindeki sorunlarla başlayan protestoların hayat pahalılığına, kamu hizmetlerine ve ekonomik politikalara yönelik daha geniş bir tepkiye dönüşmesi dikkat çekici. İspanya ve Portekiz'de konut fiyatları, İtalya'da ücretler ve sosyal hizmetler, Arnavutluk'ta ise yolsuzluk ve yönetim anlayışı protestoların başlıca gerekçelerini oluşturuyor.

Bu hareketlerin aynı siyasi hedefi paylaştığını söylemek mümkün değil. Kimi gösteriler ekonomik taleplerle, kimileri yönetimlerin uygulamalarına karşı çıkma amacıyla düzenleniyor. Bazılarında şiddet olaylarının yaşanması da demokratik protesto hakkıyla bağdaştırılamaz.

Bununla birlikte bütün bu gelişmeler, toplumların siyasal karar alma süreçlerinde daha fazla söz sahibi olmak istediğine işaret ediyor.

Özellikle genç kuşakların giderek daha görünür hale gelmesi önem taşıyor. Geleneksel siyasi partilerin yeterince temsil edemediği kesimler, taleplerini sokaklarda dile getirmeyi tercih ediyor.

Macaristan'dan Sırbistan'a

Avrupa'daki gelişmeler arasında demokrasi bakımından umut veren iki seçim sonucu ayrıca üzerinde durulmayı hak ediyor.

Almanya'da görev yaptığım yıllarda, demokratik sistemin gücünün yalnızca seçimlerden kaynaklanmadığını yakından görme imkanım oldu. Siyasi partilerin, parlamentonun, bağımsız yargının, basının ve sivil toplumun oluşturduğu denge, iktidarların hareket alanını belirliyordu. Bugün Macaristan ve Sırbistan'daki gelişmeleri değerlendirirken de aynı ölçütün esas alınması gerektiğini düşünüyorum. İktidarın seçimle değişmesi önemlidir; ancak demokrasinin kalıcı güvencesi, yeni iktidarın da aynı kurallara bağlı kalmasıdır.

Macaristan'da Nisan ayında yapılan seçimler, Viktor Orbán'ın 16 yıllık iktidarına son verdi. Péter Magyar liderliğindeki Tisza Partisi'nin kazandığı başarı, uzun yıllar boyunca oluşturulan güçlü siyasi ve kurumsal yapının seçim yoluyla değiştirilebileceğini gösterdi.

Dün Sırbistan'da yapılan erken parlamento seçimlerinde ise benzer bir gelişmeye tanık olduk.

Uzun süredir ülke siyasetinde belirleyici konumda bulunan Aleksandar Vučić'in desteklediği siyasi hareket, öğrencilerin öncülüğünde gelişen muhalefet karşısında yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldı.

Sırbistan'daki gelişmenin özellikle önemli bir yönü var. Muhalefetin yükselişi, yalnızca siyasi partiler arasındaki rekabetin sonucu değil. 2024 yılında Novi Sad'daki tren istasyonunda yaşanan ve 16 kişinin hayatını kaybettiği facianın ardından başlayan protestolar, zamanla yolsuzluklara ve yönetimin giderek otoriterleşmesine karşı geniş bir toplumsal harekete dönüştü.

Üniversite öğrencilerinin öncülüğünde gelişen bu hareket, sokaktaki itirazın seçim sandığında siyasi bir sonuca dönüşebileceğini gösterdi.

Macaristan ve Sırbistan örnekleri, otoriter eğilimler güç kazansa bile demokratik değişim imkanının ortadan kalkmadığını hatırlatıyor.

Elbette seçim kazanmak, demokratik kurumların kendiliğinden güçleneceği anlamına gelmiyor. Yeni yönetimlerin hukuk devleti ilkelerini yeniden tesis etmeleri, bağımsız kurumları güçlendirmeleri ve geçmişte eleştirdikleri uygulamaları tekrarlamamaları gerekiyor.

Sırada İsrail ve ABD var

Macaristan ve Sırbistan'daki gelişmelerin ardından şimdi gözler, uluslararası siyaseti çok daha doğrudan etkileyebilecek iki önemli seçime çevrilmiş durumda.

Yarın İsrail'de yapılacak parlamento seçimleri, Benjamin Netanyahu'nun uzun yıllardır sürdürdüğü siyasi liderliğin geleceği bakımından önemli bir sınav olacak. Gazze'deki savaşın yarattığı insani ve siyasi sonuçlar, İsrail toplumundaki derin kutuplaşma ve hükümetin güvenlik politikalarına yönelik tartışmalar seçimlerin arka planını oluşturuyor.

İsrail'de ortaya çıkacak siyasi tablonun yalnızca bu ülkenin geleceğini değil, Filistin meselesini, bölgesel barış arayışlarını ve Ortadoğu'daki güç dengelerini de etkileyeceği açık.

Bundan bir hafta sonra, 3 Kasım'da ise Amerikalılar ara seçimler için sandık başına gidecekler.

Bu seçimlerde Trump'ın başkanlığı oylanmayacak. Ancak Kongrenin iki kanadında oluşacak yeni siyasi dengeler, Amerikan yönetiminin önümüzdeki iki yıldaki hareket alanını önemli ölçüde etkileyebilecek.

Trump'ın izlediği göç, ekonomi ve dış politika çizgisi seçmenlerin değerlendirmesine sunulurken, özellikle Temsilciler Meclisinde çoğunluğun değişmesi ihtimali, yürütme üzerindeki denetim mekanizmalarının geleceğini gündeme getiriyor.

ABD'deki seçimlerin uluslararası boyutu da en az iç siyasi sonuçları kadar önemli. Washington'ın Avrupa ile ilişkilerinden Ukrayna savaşına, Ortadoğu politikasından uluslararası kuruluşlara yaklaşımına kadar birçok konuda seçim sonrasında ortaya çıkacak siyasi dengelerin etkisi hissedilebilir.

Meslek yıllarımda, ülkelerin dış politikalarının yalnızca devlet başkanlarının tercihleriyle belirlenmediğini yakından görme imkanım oldu. Parlamentoların, bağımsız kurumların, kamuoyunun ve seçimlerin oluşturduğu dengeler, dış politika kararlarının şekillenmesinde önemli rol oynuyor. Özellikle Amerikan sisteminde Kongrenin bütçe, yaptırımlar ve dış politika üzerindeki etkisini göz ardı ederek Washington'ın tutumunu değerlendirmek mümkün değil.

Dolayısıyla İsrail ve ABD seçimlerini Macaristan ve Sırbistan'daki gelişmelerle aynı çerçevede ele almak mümkün olsa da aralarındaki farklılıkları gözden kaçırmamak gerekiyor. Her ülkede siyasi rekabetin şartları, demokratik kurumların işleyişi ve seçmenin öncelikleri farklı.

Bununla birlikte dört ülkede de ortak bir soru gündeme geliyor: Seçmenler mevcut siyasi yönelimin devamını mı tercih edecek, yoksa farklı bir yönetim anlayışına mı yönelecek?

Seçimlerin artan önemi

Önümüzdeki dönemde Avrupa'nın başka ülkelerinde yapılacak seçimler de bu nedenle özel önem taşıyor.

Fransa'da aşırı sağın iktidar arayışı, Almanya'da geleneksel siyasi partilerin karşılaştığı güçlükler ve Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde milliyetçi hareketlerin yükselişi kıtanın siyasal geleceği konusunda belirsizlik yaratıyor.

Bununla birlikte Macaristan ve Sırbistan'dan gelen sonuçlar, uzun yıllar iktidarda kalmanın seçimle değiştirilemez anlamına gelmediğini de ortaya koyuyor.

Demokrasinin gücü yalnızca seçimlerin yapılmasında değil, seçimlerin gerçek bir iktidar değişikliği imkanı sunmasında yatıyor.

Bir ülkede muhalefetin örgütlenebilmesi, basının özgürce çalışabilmesi, yargının bağımsızlığı ve seçmenin baskı altında kalmadan tercihini ortaya koyabilmesi, demokratik sistemin vazgeçilmez şartlarıdır.

Seçim sandığının anlamı da ancak bu şartlar altında tam olarak ortaya çıkar.

Demokrasi yeniden güç kazanabilir mi?

Dünyanın geleceğine ilişkin değerlendirmelerde son yıllarda çoğunlukla karamsar bir tablo çiziliyor. Otoriter yönetimlerin güçlenmesi, uluslararası kurumların etkisizleşmesi ve büyük güçler arasındaki rekabetin sertleşmesi bu karamsarlığı besliyor.

Ancak son gelişmeler tablonun tek yönlü olmadığını gösteriyor.

Bir tarafta milliyetçi ve otoriter siyasal anlayışların uluslararası düzeyde daha fazla kabul görmesi, hatta Birleşmiş Milletler gibi kuruluşların yönetimine taşınması ihtimali bulunuyor. Diğer tarafta toplumların demokratik haklarını kullanarak iktidarlara itiraz etmesi ve seçim yoluyla değişimi gerçekleştirmesi var.

Macaristan'da yaşanan değişim ve Sırbistan'daki son seçimler, demokratik siyasetin bütün sorunlarına rağmen hala güçlü bir alternatif sunabildiğini gösteriyor.

Macaristan'da başlayan ve Sırbistan'da devam eden siyasi değişim, demokratik rekabetin uzun süre iktidarda kalan yönetimler karşısında da sonuç verebildiğini gösteriyor. Şimdi İsrail ve ABD seçimleri, farklı siyasi şartlar altında toplumların mevcut yönetimlere ve izledikleri politikalara ilişkin değerlendirmelerini ortaya koyacak.

Önümüzdeki dönemde dünyanın çeşitli ülkelerinde yapılacak seçimler, yalnızca hükümetlerin geleceğini belirlemeyecek. Demokratik kurumların gücü, siyasal çoğulculuğun korunması ve yürütme üzerindeki denetim mekanizmalarının işleyişi bakımından da önemli sınavlar oluşturacak.

Belki de önümüzdeki yılların en önemli siyasi mücadelesi, güçlü liderlerin iktidarlarını sürdürme çabaları ile toplumların kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olma talepleri arasında yaşanacak.

İlk Yorumu Yaz